Cars And Other In-Between Places in Atom Egoyan’s Films

image

Journeys are one of the main themes that transnational filmmakers use in their films. Although the motivation of these journeys can be varied such as “outward journey of escape, home seeking, and home founding; journeys of quest, homelessness, and lostness; and inward, homecoming journeys” (Naficy, 2001, 33) the journey itself is the main case for these directors. Since being in-between some places suits to explain being in-between some societies and some identities, these stories usually takes place on the roads, at the airports, the bus stations or the borderlines.    

Atom Egoyan, as an Armenian born in Egypt and raised in Canada is one of the transnational filmmakers:

“[…] who are driven off or set free from their places of origin, by force or by choice, on agonizing require displacements and emplacements so profound, personal, and transformative as to shape not only the authors themselves and their films but also the authorship.” (Naficy, 2001, 34)

We can see the tracks of displaced, exiled filmmaker representing his tries to fit into another society and to find an identity by using his own filmic language in his films. Multilinguality, accented speech, epistolary tools, journey themes and many others observed in accented films, are also often seen in Egoyan’s films. In this manner, he also uses the in-between places such as airports, borders and insides of the means of transport; cars, planes, and busses to explain the situation of belonging neither of the societies he is living in and always being stuck between them. This paper will read some of Egoyan’s films; Ararat (2002), The Sweet Hereafter (1997), Exotica (1994), Calendar (1993) from this perspective and examine specific scenes where cars and other vehicles is used and what these scenes contribute to the general idea of transnational filmmaking. While reading these scenes, usage of epistolary tools and dialogs, placement of the scenes in the narrative structure, cinematographic features will be examined to explain the motivations of them. Moreover other “non-places” as airports in these films will be read due to their relevance to the main course.

Read more

bir quest ve katabasis olarak ashitaka’nın yolculuğu

image

Princess Mononoke (Miyazaki, 1997) hızla endüstrileşen insanların doğaya yaklaşımlarındaki açgözlülüğünün yarattığı ve yaratacağı sorunları temel alan bir film olarak karşımıza çıkıyor. Lady Eboshi, “Tanrılarla başa çıkabilirim; beni asıl korkutan insanlar.” derken akla Sophokles’in Antigone’sinden bir bölüm getirir:

“Numberless wonders

Terrible wonders walk the earth but none the match for man –

[…]

and the oldest of the gods he wears away –

the Earth, the immortal, the inexhaustible – ” (Harper, 2010, 39-40)

Film esasen Japon mitolojisine ait figürler kullanılarak anlatılan bir öykü iken, onu tekrar Yunan mitolojisi rehberliğinde okumak çarpık bir bakış açısının ürünü gibi gözükse de, en nihayetinde tüm mitlerin altında “bulduğumuz şey, her zaman, bilinen ya da anlatılandan daha fazlasının kaldığına dair kışkırtıcı, ısrarlı bir hisle birlikte, şekil değiştiren fakat olağanüstü biçimde aynı olan bir öyküdür.” (Campbell, 2000, 13) Burada yapılmak istenen, her mitolojide farklı bir yüzle tanıtılan kahramanın bu seferki yolculuğunu, Batı kültürünün temeli olan Yunan mitolojisinin bakış açısından tanımlayarak hem farklı mitolojilerin üzerine kurulduğu o temel yapıyı hem de bu okumadan çıkacak farklı anlamları keşfetmektir. Film, içerisinde pek çok yan karakter ve olay barındırsa da, burada mitik kahraman olarak tanımlanan Ashitaka üzerinden okunacak; dolayısıyla bazı önemli durumlardan belki de hiç bahsedilmeden geçilecektir. Bu süreçte, kahramanın evinden ayrılışı ile ulaştığı hedef arasındaki yolculuk, Yunan mitolojisindeki quest ve katabasis temaları dahilinde incelenecektir.

Read more

memory and ghosts

image

            “Just as there are many parts needed to make a human a human there is a remarkable number of things needed to make an individual what they are. A face to distinguish yourself from others. A voice you aren’t aware of yourself. The hand you see when you awaken. The memories of childhood, the feelings for the future. That’s not all. There is the expanse of the data net my cyber-brain can access. All of that goes into making me what I am. Giving rise to a consciousness that what I call ‘me’.”

            Ghost In The Shell (Oshii, 1995) tells a science-fiction story about the relationship between a half-cyborg cob, Motoko Kusanagi, and an artificial intelligence that found his own existence in the vast network by questioning the relationship between the individual memory and collective memory appearing as “the network” in the context of the film. When Agent Motoko Kusanagi describes human being as an individual, she remarks the importance of personal memory as something specializing one from others. Nevertheless, the memory we share with others also plays a part in the construction of individual consciousness. The data net she mentions here reminds us the notion “collective memory” that Halbwachs defines as something “endures and draws strength from its base in a coherent body of people, it is individuals as a group members who remember”. (Halbwachs, 1950, 48) Although many others discuss Ghost In The Shell in dealing with relationship between body and soul, from this perspective the film becomes open to a reading on memory and how we shape it as well as it shapes us both as an individual and “we” as a group of people. Moreover, the relationship between cinema and memory should be regarded in these manners even though the film itself is about future, not about past or history. Not only because what we dream for our future is shaped by our experiences from the past events, but also because the gap between today and the future that film describes is not filled by choice, making the audience thinking backward and forward constantly to fill them. However the main focus of this paper will be on memory not on history although the difference between them cannot be defined clearly.

Read more

Mitolojik Bir Kahraman Olarak Motoko’nun Doğumu ve Metamorfozu

image

Her ne kadar, Ghost In The Shell filmi, başından ve sonundan seçilen iki sahneyle özetlenemezse de, bu yazıdaki amaç seçilen sahnelerin filmin anlatmak istediği temel düşünceye nasıl hizmet ettiğini ortaya çıkarmak olacaktır. Filmin başından seçilen sahne bir rebirth; sonundan seçilen sahne ise bir metamorphosis hikayesi olarak tekrar okunacak ve mitolojik referansların filme oluşturdukları alt metin tartışılacaktır.

Read more

rat-rat-ratatouille

imdb

trailer

hani bazen aklınızı fazla bulandırmayacak, yorgun günün sonunda sizi biraz neşelendirecek bir film ararsınız: ratatouille bunun için yaratılmış sanki. insana hayallerini hatırlatan, “anyone can cook” mottosuyla bu hayallerinizi pekala gerçekleştirebileceğinizi söyleyen bir atıştırmalık. ancak pixar gibi bir aşçının elinden çıktığı için bu kadar leziz olduğunu da unutmamak lazım. (iş yemekli bir filmle ilgili yorum yapmaya gelince böyle laf oyunları kaçınılmaz oluyor tabii, “tadı damağınızda kalacak”, “leziz bir film” vs.. af buyurun sevgili okuyucular.)

film paris’in romantik havasını da ekleyince iyice izlenesi olmuş. biraz da nostalji yapmamızı sağlamış. günümüzde, her sanatın olduğu gibi, yemek sanatının da merkezi paris’ten new york’a kaymış gibi görünüyor. filmdeki, beş yıldızlıyken iki yıldızını kaybedip üç yıldızlı, ortalama bir restoran olarak ayakta durmaya çalışan Gusteau’nun restoranı aslında avrupa yemek kültürünün bir sembolü olarak duruyor filmde. ve insanların tiksindiği için mutfaklarına yaklaştırmadıkları bir fare bu restorana aranan yeni soluğu getiriyor. fransızlar her zaman kibirli ve muhafazakar olarak bilinirler. filmde de bu huylarından kurtulmaları ve yeniliklere, belki de fare olarak nitelendirecek kadar aşağı gördükleri insanlara bir şans vermeleri söyleniyor, diye yorumluyorum ben.

filmin tansiyonu bir çıkıp bir düşüyor. yemekle, fransayla, fareyle falan ilgili bir filmin bu kadar sürükleyici olması ayrı bir başarıdır. remy (ana kahraman) bir fare ve insanlardan daha hızlı ve kıvrak. filmin ona odaklandığı sahneleri de remy gibi hızla ilerliyor ve aksiyon filmlerini aratmıyor.

duygusal sahnelerin yoğunluğuysa iyi ayarlanmış. paris denince romantizm olmadan olmaz ama film bittikten sonra aklınızda kalan tek şey de bu olmuyor. daha çok dayanışma ve iş bölümü mesajları veren bir film bu. dayanışma derken hem ailenin hem de arkadaşların önemini vurguluyor desek fena olmaz. ancak filmin geneline baktığımızda bireye önem veriyor diyebiliriz. kişinin özgür olması, hayallerini gerçekleştimesi ile aile ve arkadaş ilişkileri arasında bir denge kurmaya çalışıyor. ki bu bizim de hayatta yapmaya çalıştığımız bir şey. belki de bu film, bir “çocuk filmi” olmasına rağmen, bu yüzden bize bu kadar yakın ve tatmin edici geliyor.

iyi seyirler, 

mec.

ancak ikisinde de göze çarpan bir değişiklik var. o da orijinal pamuk prenses gayet pasif, evinin hanımı vs. iken, bu pamuk’lar savaşa giriyor, dövüşüyor, gang lideri falan oluyorlar. eh, modern dünyada kadınların iş hayatındaki konumlarına bakarsak, orijinal pamuk tepki alabilirdi kulubesinde prensini beklerken.

interview with the vampire.

imdb

bu aralar vampir filmlerine sarmış bulunmaktayım. ne zamandır izlemek istediğim bu filmi de bu vesileyle aradan çıkardım. konu vampir olunca ne çeksen tutacakmış gibi oluyor. ancak bu filmi ortalama üstü bir vampir filmi olarak adledebiliriz.

cast çok güçlü o yüzden oyunculukların kötü olmayacağı kesin. açıkçası kirsten dunst’ın oyunculuğunu sevdim çünkü çok zor bir rol. brad pitt ise açıkçası o kadar etkilemedi baş kahramanımız olmasına rağmen.

bu filmle ilgili yazılacak çok bir şey yok aslında. benim asıl üzerinde durmak istediğim kısım “vampir miti”nin kendisi. vampir hikayeleri ilk olarak aristokrasinin alegorisi olarak yazılıyorlar, baş vampirimiz darcula’nın bir kont olmasından da anlaşıldığı gibi. şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz belki:

kan emicilik: eh bu çok açık bir benzetme zaten. serflerin (toprağa bağlı köle) kanını emen ve bir nevi parazit gibi onların üstünden geçinen aristokrasi.

güneşe çıkamama & beyaz ten: bu ikisi birlikte ele alınmalı çünkü aristokrasi için beyaz ten iki şeyin göstergesi: bir, saf bir ırka mensup oldukları; iki, hayatlarını hiç güneşe çıkmadan idame ettirecek kadar güç ve para sahibi oldukları. güneşe altında çalışmak ve yanık tenli olmak serflere uygun düşecek bir şey onların gözünde. bu yüzden hiç güneşe çıkmamak her işi için bir adamının bulunduğuna delalet.

gece yaşamak: gündüz çalışma zamanıysa, gece eğlence zamanıdır. çalışan kesim güneş doğarken kalkar, batarken yatar. gece boyunca uyanık kalıp gün boyu uyuyabilmek yine aristokrasinin sahip olduğu bir “ayrıcalık”.

sarımsak: “sarımsak kokusu” işçi kokusuyla özdeşleştirilir. vampirlerin hoşlanmamasına şaşmamak gerek.

haç: haç vampiri öldürmeyen ancak kaçıran bir edavat olarak karşımıza çıkıyor. orta çağ döneminde iktidar kilise ile derebeyler arasında bölünüyordu. birbirine karışmayan ancak uzaktan rakip olan iki kurumdular. haç bu mantıkta aristokrat vampirlerimizin karşılaşmak istemedikleri kiliseyi temsil ediyor.

ölümsüzlük & öldürülebilme: aristokrat insanlar tabi ki ölümsüz değillerdi ancak kan yoluyla hanedanlıkları sonsuza kadar devam edebilirdi. vampirler için tam olarak ölümsüz diyemeyiz, çünkü öldürülebiliyorlar ancak elleşmezsen sonsuza kadar da yaşıyorlar. bu noktada bu alegorinin mesajını da öğrenmiş oluyoruz: “aristokrasi ortadan kaldırılabilir ancak hiçbir şey yapmazsan sonsuza kadar onun boyunduruğu altında kalırsın.”

günümüzde aristokrasi yok ancak vampir metaforu devam ediyor. işlevini kaybetmiş bir metafor daha sonra tekrar kullanılmaz. vampir mitinin 80’lerden itibaren tekrar popüler olmasının sebebi başka bir şeyin metaforu olarak kullanılmasıdır. o başka şey tabi ki cinsellik ve seksten başkası değil. özellikle 80’lerde artan aids vakaları, insanları seksten uzaklaştıracak bir araç bulmaya yönlendirdi “yetkilileri”. “baştan çıkaran ölümcül modern vampir” bu noktada karşımıza çıktı. 

filme geri dönecek olursak, brad pitt’le tom cruise arasındaki ilişkinin homoseksüel bir ilişki gibi verilmesi, kanı emilen kadınların bundan cinsel bir haz duymaları, kirsten dunst’ın oynadığı küçük kız ile pitt arasındaki ilişkinin pedofiliye ve enseste yakın olması bu bağlamda incelendiğinde yeterince anlam kazanıyordur sanırım. film bir taraftan bu çekici vampirlere sempati duymamızı sağlarken öbür taraftan onların canavardan farkı olmadığını gözümüze gözümüze sokuyor. cinsellik, özellikle homoseksüel cinsellik, bir öcü olarak karşımıza çıkıyor.

trailer'ını vererek bu yazıyı tamamlayalım. vampir filmleri, kitaplarını çok seven biri olarak kesinlikle vampirleri kötülemeye çalışmadım bu yazıda. ancak bu karakterin aslında ne anlattığını bilmek izleyici/okuyucu olan bizlere de yeni bir bilmece sunuyor. alt metindeki parçaları birleştirerek asıl mesajı bulmaya çalışmak her sinefilin sevdiği bir oyundur diye düşünüyorum.

"the best fantasy is written in the language of dreams. it is alive as dreams are alive, more real than real … for a moment at least … that long magic moment before we wake.fantasy is silver and scarlet, indigo and azure, obsidian veined with gold and lapis lazuli. reality is plywood and plastic, done up in mud brown and olive drab. fantasy tastes of habaneros and honey, cinnamon and cloves, rare red meat and wines as sweet as summer. reality is beans and tofu, and ashes at the end. reality is the strip malls of burbank, the smokestacks of cleveland, a parking garage in newark. fantasy is the towers of minas tirith, the ancient stones of gormenghast, the halls of camelot. fantasy flies on the wings of icarus, reality on southwest airlines. why do our dreams become so much smaller when they finally come true?we read fantasy to find the colors again, i think. to taste strong spices and hear the songs the sirens sang. there is something old and true in fantasy that speaks to something deep within us, to the child who dreamt that one day he would hunt the forests of the night, and feast beneath the hollow hills, and find a love to last forever somewhere south of oz and north of shangri-la.they can keep their heaven. when i die, i’d sooner go to middle earth.” - George R. R. Martin

"the best fantasy is written in the language of dreams. it is alive as dreams are alive, more real than real … for a moment at least … that long magic moment before we wake.

fantasy is silver and scarlet, indigo and azure, obsidian veined with gold and lapis lazuli. reality is plywood and plastic, done up in mud brown and olive drab. fantasy tastes of habaneros and honey, cinnamon and cloves, rare red meat and wines as sweet as summer. reality is beans and tofu, and ashes at the end. reality is the strip malls of burbank, the smokestacks of cleveland, a parking garage in newark. fantasy is the towers of minas tirith, the ancient stones of gormenghast, the halls of camelot. fantasy flies on the wings of icarus, reality on southwest airlines. why do our dreams become so much smaller when they finally come true?

we read fantasy to find the colors again, i think. to taste strong spices and hear the songs the sirens sang. there is something old and true in fantasy that speaks to something deep within us, to the child who dreamt that one day he would hunt the forests of the night, and feast beneath the hollow hills, and find a love to last forever somewhere south of oz and north of shangri-la.

they can keep their heaven. when i die, i’d sooner go to middle earth.” - George R. R. Martin

filmtavsiyeleri asked:

cok renkli ve cok güzel ilham aldım resmen, ellerine sağlık! yalnız tek birşey var sol frame deki ve, entry altlarındaki taglar çok silik olduğundan next'i de ask'ı da bulmak zor oldu benim için. bilgine...

çok teşekkür ederim aslında tekrar bir şeyler yazma dürtüsü senin bloguna baktıktan sonra geldi, benim de bir teşekkür borcum var yani :) bu temayı okumayı kolaylaştırdığı için seviyorum sanırım bir süre daha kullanırım ama tavsiyelere açığım bu konuda.

exotica.

filmin başında polis soruyor “söyle bana ne görüyorsun?”. tekrarlar, tekrarlar, karakterler tekrar ediyor, sahneler tekrar ediyor, olaylar tekrar ediyor. “ee nereye gidecek bu tekrarlar, ne anlamı var?” diyorsunuz. egoyan da diyor ki “bir anlamı yok.”

—- spoiler —-
film bir sahne döngüsü yaşıyor sürekli. exotica’dayız önce, bale sahnesiyle paralel gidiyoruz. sonra küçük bir kız evine bırakılıyor ve arama ekibini görüyoruz. bu döngüyle gidiyoruz gidiyoruz, bir hortumun içine çekilir gibi dibe yalaştıkça daha hızlı dönmeye başlıyor sahneler. aslında aynı zamanda bir striptiz gibi, hızlanıyor. 

bu döngünün içinde baleyle striptizi yan yana koyuyoruz. ikisinde de cinsel ihtiyaçlar başrolde ve bu bize gösteriyor ki bu ikisinin de çok bir farkı yok.

olmayan bir çocuğa bakıcılık yapmaya giden bir kız, ölen bir kızın öldürüldüğü sırada giydiği okul formasını kendine kostüm edinmiş bir “eski” bakıcı, gizliden gizliye dansçılarını seyreden bir striptiz kulübü sahibi… ve bu kadınların peşindeki adamlar, sıra dışının, egzotiğin peşindeki adamlar. kimisi annesinden nefret ettiği işini devralmış. kimisi babasının silahının üzerinden varlığını devam ettiriyor. tüm karakterler bir tekrarın içinde ileri atmaya çalıştıkları her adımda tökezliyorlar. yeni doğacak bir çocuk bile zinciri kıran bir parça değil bu zincire eklenecek bir sonraki jenerasyonun habercisi.

bu insanlar için geçmiş bir obsesyon artık, kurtulabilecekler mi? bizi geçmişte bırakıyor film biterken. christina kapıyı kapatıyor ve biz de o geçmişin acı hatıraları içinde tanık olabildiklerimizle yetinmeye bırakılıyoruz. bunun ne kadar kötü bir duygu olduğunu bize yaşatıyor ki, bunu kendi hayatlarımıza yapmayalım artık.

—- spoiler —-

atom egoyan bir author. her filminde benzer bir konu işliyor. geçmişle derdi var. türkiye’de ise bir filminde ermeni bir kadına tecavüz eden bir türk subay portresi çizdiği için türk düşmanı ilan edilmiş. bir author’ü anlamak için onun tüm filmografisini gözden geçirmek gerek. exotica iyi bir başlangıç olabilir “türk düşmanı atom egoyan düşmanları” için: “geçmişteki bir olayın nasıl, neden yapıldığına takılıp bunu bir obsesyon haline getirirsek gelecekte sahip olacağımız tek şey çarpık ilişkiler ve tökezleyip duran, tekrar eden ama ilerleyemeyen bir hayat olacak.”

filmin müzikleri de filmin kendisi kadar laf ediyor: http://www.youtube.com/watch?v=rBQYWCw8n_k

imdb

iyi seyirler,

mec.

tales from earthsea

ben bu filmi ilk izlediğimde gayet beğenmiştim. tabi “ghibli’yse güzeldir” önyargımın etkisi vardır bu ilk izlenimde. ancak kitap serisini okuduktan ve film gramerini az buçuk anladıktan sonra filmi tekrar izlediğimde işlenişi çiğ, hikayeyi çarpıtılmış buldum.

kendi sentezini ortaya çıkarmaya çalışmış goro miyazaki, sanki yerdeniz evreninin “paralel evreni”ni çizmiş. olayların ya da karakterlerin kitaptakilerle alakası yok. bu, kitabı çok sevmiş biri olarak beni çok rahatsız etse de bunun bir uyarlama değil de esinlenme olduğu düşüncesiyle kendimizi pekala avutabiliriz. lakin goro’nun hikayesi kopuk ve yüzeysel işleniyor filmde. kimin ne olduğunu anlamadan hikaye sonuçlanıyor. bu goro’nun acemiliğinin bir göstergesidir bence. çünkü hayao miyazaki’nin filmleri hep kalabalık bir kadroya sahip olmalarına rağmen her karakterin hakkını veriyor. (ki bence sprited away bunun en iyi örneğidir: “mutfak camına çıkıp sigara içen kurbağa-aşçı” gibi bir detay var filmde daha ne olsun.)

görsellikle ilgili sorunsa bambaşka. konunun kopukluğu, sahnelerin sürekli dissolve'la birbirine bağlanmasından anlaşılıyor. bu kadar çok dissolve geçiş filme amatör bir hava katıyor. 

bir de hatırladığım kadarıyla tehanu’nun yanıkları sadece yüzünde değildi. bir eli de oldukça deforme olmuştu. ama herhalde “çocuk izleyecek bunu çocuk” anlayışıyla korkunç görünebilcek bu detayı koymamışlar.

bunun dışında filmin bir de iyi tarafı vardı benim için: kitabı okurken ejderhalar ile insanlar arasındaki bağ çok açıklanmadan anlatılıyordu. film özellikle bu konuya bir açıklık getirmiş:

—- spoiler —-

kitapta insanlarla ejdarhaların bir zamanlar aynı soy oldukları söyleniyordu ama tehanu gibilerin “kavmi” tam olarak ne menem bir şeymiş anlaşılmıyordu.

—- spoiler —-

teru no uta adlı şarkı ise gerçekten başarılı olmuş. yine de filmden sonra tekrar tekrar dinlemem şahsen.

sonuç olarak izlenmesi tavsiye edilebilir. iyi bir film. sıkı bir ghibli hayranı değilseniz gayet sevebilirsiniz de. ancak bir miyazaki filmini bitirdikten sonra damakta kalan o tadı bu filmde bulamayacaksınız, baştan duyrulur.

up!

up, sadece sevilenin değil, sevginin değerini anlatan başucu filmlerinden. olay akışı klasikleşmiş bir “yolculuğa çıkılır, başarısızlığa uğranılır ve kahraman kendini sorgulayarak değer yargılarını değiştirir, mücadele eder, kazanır” durumu olsa da aslında sonu biraz süprizli. spoiler vermemek adına, herkes mutlu olacağı yerde kalıyor, diyelim yeter herhalde.

filmin en can alıcı noktası görselliği. insanlar olabildiğince karakterize edilmiş haldeyken manzaralar da bir o kadar gerçekçi. belki de hala böyle yerlerin var olduğuna inandırmaya çalışıyorlardı bizi. ve kıyafetlerden yaşam alanlarına kadar her şey kişilerin karakterlerine uygun. sözgelimi, carl’ın inatçı ve “prensib sahibi” katı varlığı bodur, köşeli ve olup olabilececek en sıkıcı renkli koltukla şekillendirilmiş. kalan renkler sadece çocukların değil büyüklerin de ilgisini çekecek kadar canlı ve masalsı. aslında film her şeyiyle masalsı ve biz de carl gibi bunun gerçek olmasını diliyoruz.

müziği de bir o kadar başarılı. “müzikleri” demiyorum çünkü en can alıcı parçalar tek bir “theme” üzerinden şekillendirilmiş ve oldukça güzel olmuş. insan aklında sürekli tekrarlamadan edemiyor. (soundtrack)

sonuç olarak bucket list havasında, hayattan ve her şeyden bıktığınızda bir kaçış noktası, belki de hayallerinizi gerçekleştirebileceğinize dair bir motivasyon. 

squirrel!

trailer: http://www.youtube.com/watch?v=xxMcViTf7KU&feature=fvsr