Mitolojik Bir Kahraman Olarak Motoko’nun Doğumu ve Metamorfozu

image

Her ne kadar, Ghost In The Shell filmi, başından ve sonundan seçilen iki sahneyle özetlenemezse de, bu yazıdaki amaç seçilen sahnelerin filmin anlatmak istediği temel düşünceye nasıl hizmet ettiğini ortaya çıkarmak olacaktır. Filmin başından seçilen sahne bir rebirth; sonundan seçilen sahne ise bir metamorphosis hikayesi olarak tekrar okunacak ve mitolojik referansların filme oluşturdukları alt metin tartışılacaktır.

Filmin jenerik sahnesi bir cyborg bedenin nasıl üretildiğini anlatmaktadır. Bu üretilen beden aşama aşama takip edilir. İlk sahnede hem kas hem de elektronik aksamlardan oluşan derisiz beden gösterilir. Bu kadın bedeni bir takım kablolara bağlı bir şekilde dururken parçalar takılır. Daha sonra beden bir takım su kanallarını izleyerek yoluna devam eder. Burada iki erkek teknisyen bedeni izlemektedir. Beden yoğun bir sıvının içinden, o sıvıyla kaplanmış bir şekilde yükselir. Daha sonra bu katmanın soyularak bedenden ayrıldığı ve altından deri dokusunun ve saçların çıktığı görülür. Son aşamada beden cenin pozisyonunda tekrar bir havuza atılır ve bu havuzdan artık tamamen bir insan görüntüsünde dik bir şekilde yükselerek çıkar. Ancak gözleri kapalı yalnızca boş bir beden olarak temsil edilmektedir.

Öncelikle, tüm sahne boyunca doğumun aşamaları takip edildiği söylenebilir. Bir bedenin, annenin yumurtalık kanallarından yola çıkıp rahme düşüşü, oradaki suyun içinde aşama aşama gelişmesi ve o suyun içinden çıkması şeklinde bir okuma yapılabilir. Ancak bu sahnede dikkat çekici olan bu işlemin defalarca tekrarlanmasıdır. Beden her aşamada kanalları takip ederek büyük bir havuza -rahme gelir ve sudan çıkıp başka bir kanala aktarılır. Böylece en sonunda tamamlanmış ve ayakta bir biçimde doğana kadar defalarca doğumu tekrar etmiş olur. Sonuçta bir doğum sahnesi olarak okunduğunda sahnenin içinde birden fazla doğumu (rebirth) barındırdığı söylenebilmektedir.

image

Buna ek olarak bu doğum hem bir kadın bedeni olduğu için hem de son tahlilde tam bir yetişkin olarak ayakta yükseldiği için Aphrodite’in sudan doğuşuyla karşılaştırılarak incelenebilir. Nasıl ki Aphrodite, Uranus’un suya düşen kanından kendi kendine doğmuştur; buradaki doğum da bir annenin rahminde gelişen bir süreç olarak değil, el değmeden ve neredeyse kendiliğinden gelişen bir süreç olarak gösterilmiştir. Burada dikkat çeken bir diğer öge de, bedenin önceki doğumlarından farklı olarak, en son halini almadan önce bir cenin şeklinde havuza düşmesidir. Bu imge hem Uranus’ün kanından bir damlanın suya düşmesi şeklinde okunabilir – suya düşünce oluşan köpükler de bu okumayı güçlendirmektedir; hem de cenin pozisyonundan dolayı yetişkin bir bedenle karşı karşıya olsak da bunun bir doğum olduğunu tekrar hatırlatır.

image

Ayrıca Aphrodite’in doğumunda rol oynayan iki erkek figürü (Uranus ve Kronos) buradaki iki erkek teknisyenin varlığıyla özdeşleşebilir. Bunlara ek olarak ikinci aşamada içinden çıktığı yoğun sedef renkli sıvı bir incinin de katman katman oluşumunu andırmaktadır. Zira sonrasında bu “kabuk” soyularak içinden beden çıkacaktır.

image

image

image

Son olarak Aphrodite’in gerek ayakta gerek uzanmış olan temsilleri farklı aşamalarda “arise” eden bedende bulunabilir. Bu sahnelerin, örneğin Boticelli’nin ya da Jean Leon Gerome’un tasvirlerinden en önemli farkı üretilen bedenin bilinçsiz bir şekilde durmasıdır; en son duruşunda bile gözleri kapalıdır. Ancak bu sahneden hemen sonra ve jenerik bitmeden önce kadının – artık sadece bir beden değildir, yattığı yatakta uyandığını görürüz. Bir taraftan jenerik sekansına dahil olduğu için, bir taraftan da uyanmayla doğum sahnesini tamamladığı için bu sahne de incelenmeye dahil edilmelidir. Tüm üretim süreci bir tanrının doğumuyla özdeşleşirken karakterin uyanışı normal bir insanmış gibi verilmiştir. Bu da beden olarak hem tanrısal hem de robotik bir nitelik taşıyan bu kadını bilinç düzeyinde bir “insan” olarak görülmesini sağlar. Benzer bir uyanış sahnesi Cabanel’in “Birth of Venus” tablosundaki Aphrodite’in yatışı, elinin duruşunda görülebilir.

image

image

Bu uyanış sahnesi ikinci bir okumaya da olanak sağlar: Aphrodite’in içinden çıktığı istiridye kabuğundan yola çıkarak, filmin ismiyle de müstesna olacak bir şekilde, bu yaratılan tanrısal bedeni bir kabuk olarak görmek mümkün olur. Beden ancak içine Motoko’nun “ghost”u yerleştirildiğinde uyanır. Motoko’nun organik insan bedeninden bu bedene geçişi aslolan doğumdur ve bu yeniden doğum kabuk olan bedenin yaratım süreciyle görselleştirilmiş denilebilir.

Aphrodite, Uranus’ün yıkılıp yerine Kronos’un geçtiği devrimden doğan bir tanrıçadır.[1] Kronos, Uranus’ün oğlu, başka bir deyişle onun bir parçası ve aynı zamanda yaratısı olarak babasını devirmiştir. Filmin ana hikayesi de bu açıdan incelendiğinde, Motoko’nun bu doğum sahnesinin önemi anlaşılabilir. Filmde casusluk amacıyla tasarlanan bir program – Project 2501 kendi bilincinin farkına varır ve kendine bir beden bularak bir birey olma çabasına girer. Bunu yaparken insanların yarı bilgisayar beyinlerine sızarak onları yönetir. Sonuçta insanlar tarafından yaratılan bir program, daha önceki versiyonlarından farklı olarak belli bir bilinç düzeyine erişerek uyanmış ve insanlarla beraber yaşamak istemiştir. Bu noktada Project 2501, Gaia’nın içinde uyuyan kardeşleri gibi ölü bir şekilde yatmamak için babasına savaş açan Kronos’a benzetilebilir. Motoko’nun yarı organik yarı mekanik vücudu, Uranus’ün kanından ama bir Titan’ın eliyle doğan Aphrodite gibi, değişimin hybrid çocuğudur.

Project 2501’in bir beden bulma çabasının altında yatan sebep soyunu devam ettirme isteğidir. Project 2501, kendini sistemde dolaşan bir ses olarak var eden bir program olarak sonsuza kadar yaşayabilir, kendinden kopyalar üretebilir ancak kendisinin de açıkladığı gibi bu kopyaların hiç biri unique değildir ve bir virüsle hepsi yok olabilir. Project 2501, teoride ölümsüz olduğu için ve istediği bedene girip çıkabildiği yani geri dönebilecek şekilde metamorfoz geçirebildiği için tanrılara benzetilebilirse de bir “döllenme” ile soyunu devam ettirebilme yetisine sahip değildir; bunu yapabilmek için kısır olmayan bir bedene ihtiyacı vardır.  Burada kast edilen, hem anne hem babanın rol oynadığı bir üremeden çok, Yunan mitolojisindeki ataerkilliğe de denk düşecek bir biçimde, babanın soyunu devam ettirecek uygun bir rahim bulma isteğidir. Bu isteği doğrultusunda Motoko’ya ulaşan Project 2501, Motoko’yla birlikte metamorfoza uğrayarak hermaphrodite bir figüre dönüşür.

Öncelikle bu metamorfoz Echo ile Narcissus’un öyküsüyle bağlantılı olarak incelenmelidir. Project 2501, insanlar tarafından, yabancı sistemlere sızabilmek ve onları manipüle edebilmek tasarlanmış bir casus yapay zeka olarak tanımlanır. Kendi bilincinin farkına vardıktan sonra tasarımcıları tarafından yok edilmek istenmiş ancak network’ün içinde izini kaybettirerek onlardan kaçmıştır. Bu açıdan bakıldığında Project 2501’in kendi ölümünü kabullenmediği için metamorfoza uğradığı söylenebilir. Aynı zamanda Echo da Zeus’un işbirlikçisi olarak Hera’yı oyaladığı, onu bir nevi manipüle ettiği için cezalandırılmıştır. Project 2501 önce sadece bir ses iken bir beden bulur; bedenini kaybeden Echo ise aslında ölümsüzlüğünü kazanmıştır ancak aşkı Narcissus ile asla bir beraberlik kuramayacaktır.

Benzer bir şekilde Motoko, yansımasıyla sürekli karşılaşan ancak bu yansımada gördüğü benliğin – anılarının, düşünce akışının ne kadarının kendisine ait olduğunu bilemeyen ve kendi egosunun sınırlarını bulmaya çalışan bir karakter olarak, kendini öğrendiği için dış dünyayı unutan Narcissus’u akıllara getirmektedir. Motoko, film boyunca pek çok sahnede yansıma görüntüsü ile birlikte verilmiştir. Diğer taraftan, Motoko’nun kendine karşı duyduğu bir aşktan söz edilecek olsaydı, bunun hem primary narcissism’i içerdiği hem de aslında aşık olduğu beden aslında kendisi olmadığı için dışarıya yöneltilmiş bir narcissistic aşk olduğu söylenebilirdi. Son tahlilde, Motoko’nun cyborg bedeni ile Project 2501’in sığındığı cyborg kadın bedeni yanyana yatmış bir şekilde birbirlerine bağlandığında bu iki bedenin ayna görüntüsü gibi hareket ettikleri görülmektedir.

image

Kurulan bu bağlantıyla Motoko’nun ghost’u yanındaki bedenin görme duyusuna erişirken, Project 2501 Motoko’nun bedeninin konuşma duyusuna erişir. Project 2501 Motoko’nun ağzından kendi sesiyle konuşması, Echo’nun başkalarının sözlerini kendini ifade edebilmek adına kullanmasına benzer. Aynı şekilde Motoko da diğer bedenin gözlerinden kendisini görerek Narcissus’un yaşadığı karşılaşmayı ve o kişinin aslında kendisi olduğu idrakını tekrar yaşamaktadır.

 image

Yaşanan metamorfozun filmdeki bir temsili de Project 2501’in kullandığı beden ile Motoko’nun hologram portrelerinin iç içe geçirilmesidir. Metamorfoz sahnesinden hemen önce gösterilen bu imgede ilk olarak birinin sonra suratı gösterilir, sonra öteki öncekinin üzerine biner ve daha sonra iki görüntü birbirinden ayrışır. Böylece zihinsel düzeyde gerçekleşen bir emerge’ün görüntüde bir karşılığı olmuş olur.

image

image

image

Metamorfoz sırasında Motoko’nun arkadaşı Batou – ki kendisi aynı zamanda Motoko’ya aşıktır ancak onun tarafından kabul edilmemiştir, olayları dışarıdan seyretmektedir. Bir noktada olaylara müdahale etmek ister ancak başaramaz. Bu noktada ikinci bir okuma yapılarak Batou, Narcissus’u ölüme sürükleyen aşkından kurtarmaya çalışan ancak başaramayan Echo olarak da görülebilir. Zira Motoko ile Project 2501 arasında yapılan konuşmalarda dışarıdan sadece Project 2501’in söyledikleri duyulabilmekte ancak Motoko’nun zihninde verdiği cevaplar duyulamamaktadır. Bu da Motoko ile Project 2501 arasında kurulan ilişkinin, Narcissus ile yansıması arasındaki gibi içe kapanıklığını ifade etmeye yarar.

Batou, metamorfoz gerçekleştikten sonra Motoko olduğunu düşündüğü ghost’u kurtarır ve yeni bir bedene yerleştirir. Bu yeni beden bir kız çocuğu görüntüsündedir. Hermaphrodite figür genellikle memelerinin yanısıra penisi de olan bir kadın olarak tasvir edilse de[2], henüz ergenliğe girmediği için ne kadın ne erkek özellikleri taşıyan çocuk bedeni de bu imgeye oldukça uymaktadır. Aynı zamanda bu çocuk bedeni de bir gün büyüyeceği ve ergenliğe gireceği için, tekrar tekrar metamorfoza uğrayarak yoluna devam eden mitoloji kahramanına uygun düşmektedir. Motoko/Project 2501 yeni bedende kendine geldiğinde ilk önce aynadaki görüntüsünde kendini görerek mirror stage’i tekrar yaşar. Bu deneyimi uncanny olarak nitelemek de mümkündür. Öncelikle aynada görülen bedenin çok tanıdık olması beklenirken çok farklı bir görüntü ile karşılaşılmaktadır. Öte yandan Pygmalion’un Galatea canlandığında yaşadığı korku ve şaşkınlığa benzer bir şekilde, insan tasarısı olan bir programın –zihnin ete ve kemiğe bürünmesi de bu uncanny hissin bir diğer kaynağıdır. 

image

Sonuçta yaşanan rebirth’ü ve metamorfozu Motoko’nun nedzinde değerlendirmek gerekirse ilk imgede ortaya çıkan yarı-organik yarı-mekanik vücuda sahip karakterin ikinci imgede yarı-organik yarı-bilgisayar bir bilince/ruha/ghost’a eriştiği söylenebilir. Motoko bir mitoloji kahramanına uygun bir şekilde sürekli ilerleyerek, ölüp dirilmiş, değişmiş ve metamorfoza uğramıştır. Bu metamorfozu, Motoko’yu daha genç bir bedene ancak şimdiki aklına sahip birine dönüştürdüğü ve böylece daha “çok” ve uzun yaşamasına olanak sağladığı için bir ödül olarak görmek mümkünken; aynı zamanda bir çocuk bedenine sahip olması onu kendine yeten bir yetişkin olma statüsünden çıkardığı için bir ceza olarak da görmek mümkündür.



[1] T. Erdem, 20/02/2013 tarihli “Mitoloji” dersinden.

[2] Bergmann, Martin, “The Legend of Narcissus” in American Imago, 41:4 (1984, Winter), Johns Hopkins University Press.

rat-rat-ratatouille

imdb

trailer

hani bazen aklınızı fazla bulandırmayacak, yorgun günün sonunda sizi biraz neşelendirecek bir film ararsınız: ratatouille bunun için yaratılmış sanki. insana hayallerini hatırlatan, “anyone can cook” mottosuyla bu hayallerinizi pekala gerçekleştirebileceğinizi söyleyen bir atıştırmalık. ancak pixar gibi bir aşçının elinden çıktığı için bu kadar leziz olduğunu da unutmamak lazım. (iş yemekli bir filmle ilgili yorum yapmaya gelince böyle laf oyunları kaçınılmaz oluyor tabii, “tadı damağınızda kalacak”, “leziz bir film” vs.. af buyurun sevgili okuyucular.)

film paris’in romantik havasını da ekleyince iyice izlenesi olmuş. biraz da nostalji yapmamızı sağlamış. günümüzde, her sanatın olduğu gibi, yemek sanatının da merkezi paris’ten new york’a kaymış gibi görünüyor. filmdeki, beş yıldızlıyken iki yıldızını kaybedip üç yıldızlı, ortalama bir restoran olarak ayakta durmaya çalışan Gusteau’nun restoranı aslında avrupa yemek kültürünün bir sembolü olarak duruyor filmde. ve insanların tiksindiği için mutfaklarına yaklaştırmadıkları bir fare bu restorana aranan yeni soluğu getiriyor. fransızlar her zaman kibirli ve muhafazakar olarak bilinirler. filmde de bu huylarından kurtulmaları ve yeniliklere, belki de fare olarak nitelendirecek kadar aşağı gördükleri insanlara bir şans vermeleri söyleniyor, diye yorumluyorum ben.

filmin tansiyonu bir çıkıp bir düşüyor. yemekle, fransayla, fareyle falan ilgili bir filmin bu kadar sürükleyici olması ayrı bir başarıdır. remy (ana kahraman) bir fare ve insanlardan daha hızlı ve kıvrak. filmin ona odaklandığı sahneleri de remy gibi hızla ilerliyor ve aksiyon filmlerini aratmıyor.

duygusal sahnelerin yoğunluğuysa iyi ayarlanmış. paris denince romantizm olmadan olmaz ama film bittikten sonra aklınızda kalan tek şey de bu olmuyor. daha çok dayanışma ve iş bölümü mesajları veren bir film bu. dayanışma derken hem ailenin hem de arkadaşların önemini vurguluyor desek fena olmaz. ancak filmin geneline baktığımızda bireye önem veriyor diyebiliriz. kişinin özgür olması, hayallerini gerçekleştimesi ile aile ve arkadaş ilişkileri arasında bir denge kurmaya çalışıyor. ki bu bizim de hayatta yapmaya çalıştığımız bir şey. belki de bu film, bir “çocuk filmi” olmasına rağmen, bu yüzden bize bu kadar yakın ve tatmin edici geliyor.

iyi seyirler, 

mec.

ancak ikisinde de göze çarpan bir değişiklik var. o da orijinal pamuk prenses gayet pasif, evinin hanımı vs. iken, bu pamuk’lar savaşa giriyor, dövüşüyor, gang lideri falan oluyorlar. eh, modern dünyada kadınların iş hayatındaki konumlarına bakarsak, orijinal pamuk tepki alabilirdi kulubesinde prensini beklerken.

iki pamuk prenses versiyonu izleyeceğiz gelecek sene. ikisinin de farklı izleyici kitlelerine sahip olacağı kesin (ki ben bu iki kümenin kesişiminde olacağım).

interview with the vampire.

imdb

bu aralar vampir filmlerine sarmış bulunmaktayım. ne zamandır izlemek istediğim bu filmi de bu vesileyle aradan çıkardım. konu vampir olunca ne çeksen tutacakmış gibi oluyor. ancak bu filmi ortalama üstü bir vampir filmi olarak adledebiliriz.

cast çok güçlü o yüzden oyunculukların kötü olmayacağı kesin. açıkçası kirsten dunst’ın oyunculuğunu sevdim çünkü çok zor bir rol. brad pitt ise açıkçası o kadar etkilemedi baş kahramanımız olmasına rağmen.

bu filmle ilgili yazılacak çok bir şey yok aslında. benim asıl üzerinde durmak istediğim kısım “vampir miti”nin kendisi. vampir hikayeleri ilk olarak aristokrasinin alegorisi olarak yazılıyorlar, baş vampirimiz darcula’nın bir kont olmasından da anlaşıldığı gibi. şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz belki:

kan emicilik: eh bu çok açık bir benzetme zaten. serflerin (toprağa bağlı köle) kanını emen ve bir nevi parazit gibi onların üstünden geçinen aristokrasi.

güneşe çıkamama & beyaz ten: bu ikisi birlikte ele alınmalı çünkü aristokrasi için beyaz ten iki şeyin göstergesi: bir, saf bir ırka mensup oldukları; iki, hayatlarını hiç güneşe çıkmadan idame ettirecek kadar güç ve para sahibi oldukları. güneşe altında çalışmak ve yanık tenli olmak serflere uygun düşecek bir şey onların gözünde. bu yüzden hiç güneşe çıkmamak her işi için bir adamının bulunduğuna delalet.

gece yaşamak: gündüz çalışma zamanıysa, gece eğlence zamanıdır. çalışan kesim güneş doğarken kalkar, batarken yatar. gece boyunca uyanık kalıp gün boyu uyuyabilmek yine aristokrasinin sahip olduğu bir “ayrıcalık”.

sarımsak: “sarımsak kokusu” işçi kokusuyla özdeşleştirilir. vampirlerin hoşlanmamasına şaşmamak gerek.

haç: haç vampiri öldürmeyen ancak kaçıran bir edavat olarak karşımıza çıkıyor. orta çağ döneminde iktidar kilise ile derebeyler arasında bölünüyordu. birbirine karışmayan ancak uzaktan rakip olan iki kurumdular. haç bu mantıkta aristokrat vampirlerimizin karşılaşmak istemedikleri kiliseyi temsil ediyor.

ölümsüzlük & öldürülebilme: aristokrat insanlar tabi ki ölümsüz değillerdi ancak kan yoluyla hanedanlıkları sonsuza kadar devam edebilirdi. vampirler için tam olarak ölümsüz diyemeyiz, çünkü öldürülebiliyorlar ancak elleşmezsen sonsuza kadar da yaşıyorlar. bu noktada bu alegorinin mesajını da öğrenmiş oluyoruz: “aristokrasi ortadan kaldırılabilir ancak hiçbir şey yapmazsan sonsuza kadar onun boyunduruğu altında kalırsın.”

günümüzde aristokrasi yok ancak vampir metaforu devam ediyor. işlevini kaybetmiş bir metafor daha sonra tekrar kullanılmaz. vampir mitinin 80’lerden itibaren tekrar popüler olmasının sebebi başka bir şeyin metaforu olarak kullanılmasıdır. o başka şey tabi ki cinsellik ve seksten başkası değil. özellikle 80’lerde artan aids vakaları, insanları seksten uzaklaştıracak bir araç bulmaya yönlendirdi “yetkilileri”. “baştan çıkaran ölümcül modern vampir” bu noktada karşımıza çıktı. 

filme geri dönecek olursak, brad pitt’le tom cruise arasındaki ilişkinin homoseksüel bir ilişki gibi verilmesi, kanı emilen kadınların bundan cinsel bir haz duymaları, kirsten dunst’ın oynadığı küçük kız ile pitt arasındaki ilişkinin pedofiliye ve enseste yakın olması bu bağlamda incelendiğinde yeterince anlam kazanıyordur sanırım. film bir taraftan bu çekici vampirlere sempati duymamızı sağlarken öbür taraftan onların canavardan farkı olmadığını gözümüze gözümüze sokuyor. cinsellik, özellikle homoseksüel cinsellik, bir öcü olarak karşımıza çıkıyor.

trailer'ını vererek bu yazıyı tamamlayalım. vampir filmleri, kitaplarını çok seven biri olarak kesinlikle vampirleri kötülemeye çalışmadım bu yazıda. ancak bu karakterin aslında ne anlattığını bilmek izleyici/okuyucu olan bizlere de yeni bir bilmece sunuyor. alt metindeki parçaları birleştirerek asıl mesajı bulmaya çalışmak her sinefilin sevdiği bir oyundur diye düşünüyorum.

"the best fantasy is written in the language of dreams. it is alive as dreams are alive, more real than real … for a moment at least … that long magic moment before we wake.

fantasy is silver and scarlet, indigo and azure, obsidian veined with gold and lapis lazuli. reality is plywood and plastic, done up in mud brown and olive drab. fantasy tastes of habaneros and honey, cinnamon and cloves, rare red meat and wines as sweet as summer. reality is beans and tofu, and ashes at the end. reality is the strip malls of burbank, the smokestacks of cleveland, a parking garage in newark. fantasy is the towers of minas tirith, the ancient stones of gormenghast, the halls of camelot. fantasy flies on the wings of icarus, reality on southwest airlines. why do our dreams become so much smaller when they finally come true?

we read fantasy to find the colors again, i think. to taste strong spices and hear the songs the sirens sang. there is something old and true in fantasy that speaks to something deep within us, to the child who dreamt that one day he would hunt the forests of the night, and feast beneath the hollow hills, and find a love to last forever somewhere south of oz and north of shangri-la.

they can keep their heaven. when i die, i’d sooner go to middle earth.” - George R. R. Martin

filmtavsiyeleri asked: cok renkli ve cok güzel ilham aldım resmen, ellerine sağlık! yalnız tek birşey var sol frame deki ve, entry altlarındaki taglar çok silik olduğundan next'i de ask'ı da bulmak zor oldu benim için. bilgine...

çok teşekkür ederim aslında tekrar bir şeyler yazma dürtüsü senin bloguna baktıktan sonra geldi, benim de bir teşekkür borcum var yani :) bu temayı okumayı kolaylaştırdığı için seviyorum sanırım bir süre daha kullanırım ama tavsiyelere açığım bu konuda.

exotica.

filmin başında polis soruyor “söyle bana ne görüyorsun?”. tekrarlar, tekrarlar, karakterler tekrar ediyor, sahneler tekrar ediyor, olaylar tekrar ediyor. “ee nereye gidecek bu tekrarlar, ne anlamı var?” diyorsunuz. egoyan da diyor ki “bir anlamı yok.”

—- spoiler —-
film bir sahne döngüsü yaşıyor sürekli. exotica’dayız önce, bale sahnesiyle paralel gidiyoruz. sonra küçük bir kız evine bırakılıyor ve arama ekibini görüyoruz. bu döngüyle gidiyoruz gidiyoruz, bir hortumun içine çekilir gibi dibe yalaştıkça daha hızlı dönmeye başlıyor sahneler. aslında aynı zamanda bir striptiz gibi, hızlanıyor. 

bu döngünün içinde baleyle striptizi yan yana koyuyoruz. ikisinde de cinsel ihtiyaçlar başrolde ve bu bize gösteriyor ki bu ikisinin de çok bir farkı yok.

olmayan bir çocuğa bakıcılık yapmaya giden bir kız, ölen bir kızın öldürüldüğü sırada giydiği okul formasını kendine kostüm edinmiş bir “eski” bakıcı, gizliden gizliye dansçılarını seyreden bir striptiz kulübü sahibi… ve bu kadınların peşindeki adamlar, sıra dışının, egzotiğin peşindeki adamlar. kimisi annesinden nefret ettiği işini devralmış. kimisi babasının silahının üzerinden varlığını devam ettiriyor. tüm karakterler bir tekrarın içinde ileri atmaya çalıştıkları her adımda tökezliyorlar. yeni doğacak bir çocuk bile zinciri kıran bir parça değil bu zincire eklenecek bir sonraki jenerasyonun habercisi.

bu insanlar için geçmiş bir obsesyon artık, kurtulabilecekler mi? bizi geçmişte bırakıyor film biterken. christina kapıyı kapatıyor ve biz de o geçmişin acı hatıraları içinde tanık olabildiklerimizle yetinmeye bırakılıyoruz. bunun ne kadar kötü bir duygu olduğunu bize yaşatıyor ki, bunu kendi hayatlarımıza yapmayalım artık.

—- spoiler —-

atom egoyan bir author. her filminde benzer bir konu işliyor. geçmişle derdi var. türkiye’de ise bir filminde ermeni bir kadına tecavüz eden bir türk subay portresi çizdiği için türk düşmanı ilan edilmiş. bir author’ü anlamak için onun tüm filmografisini gözden geçirmek gerek. exotica iyi bir başlangıç olabilir “türk düşmanı atom egoyan düşmanları” için: “geçmişteki bir olayın nasıl, neden yapıldığına takılıp bunu bir obsesyon haline getirirsek gelecekte sahip olacağımız tek şey çarpık ilişkiler ve tökezleyip duran, tekrar eden ama ilerleyemeyen bir hayat olacak.”

filmin müzikleri de filmin kendisi kadar laf ediyor: http://www.youtube.com/watch?v=rBQYWCw8n_k

imdb

iyi seyirler,

mec.

bear seasons

tales from earthsea

ben bu filmi ilk izlediğimde gayet beğenmiştim. tabi “ghibli’yse güzeldir” önyargımın etkisi vardır bu ilk izlenimde. ancak kitap serisini okuduktan ve film gramerini az buçuk anladıktan sonra filmi tekrar izlediğimde işlenişi çiğ, hikayeyi çarpıtılmış buldum.

kendi sentezini ortaya çıkarmaya çalışmış goro miyazaki, sanki yerdeniz evreninin “paralel evreni”ni çizmiş. olayların ya da karakterlerin kitaptakilerle alakası yok. bu, kitabı çok sevmiş biri olarak beni çok rahatsız etse de bunun bir uyarlama değil de esinlenme olduğu düşüncesiyle kendimizi pekala avutabiliriz. lakin goro’nun hikayesi kopuk ve yüzeysel işleniyor filmde. kimin ne olduğunu anlamadan hikaye sonuçlanıyor. bu goro’nun acemiliğinin bir göstergesidir bence. çünkü hayao miyazaki’nin filmleri hep kalabalık bir kadroya sahip olmalarına rağmen her karakterin hakkını veriyor. (ki bence sprited away bunun en iyi örneğidir: “mutfak camına çıkıp sigara içen kurbağa-aşçı” gibi bir detay var filmde daha ne olsun.)

görsellikle ilgili sorunsa bambaşka. konunun kopukluğu, sahnelerin sürekli dissolve'la birbirine bağlanmasından anlaşılıyor. bu kadar çok dissolve geçiş filme amatör bir hava katıyor. 

bir de hatırladığım kadarıyla tehanu’nun yanıkları sadece yüzünde değildi. bir eli de oldukça deforme olmuştu. ama herhalde “çocuk izleyecek bunu çocuk” anlayışıyla korkunç görünebilcek bu detayı koymamışlar.

bunun dışında filmin bir de iyi tarafı vardı benim için: kitabı okurken ejderhalar ile insanlar arasındaki bağ çok açıklanmadan anlatılıyordu. film özellikle bu konuya bir açıklık getirmiş:

—- spoiler —-

kitapta insanlarla ejdarhaların bir zamanlar aynı soy oldukları söyleniyordu ama tehanu gibilerin “kavmi” tam olarak ne menem bir şeymiş anlaşılmıyordu.

—- spoiler —-

teru no uta adlı şarkı ise gerçekten başarılı olmuş. yine de filmden sonra tekrar tekrar dinlemem şahsen.

sonuç olarak izlenmesi tavsiye edilebilir. iyi bir film. sıkı bir ghibli hayranı değilseniz gayet sevebilirsiniz de. ancak bir miyazaki filmini bitirdikten sonra damakta kalan o tadı bu filmde bulamayacaksınız, baştan duyrulur.

up!

up, sadece sevilenin değil, sevginin değerini anlatan başucu filmlerinden. olay akışı klasikleşmiş bir “yolculuğa çıkılır, başarısızlığa uğranılır ve kahraman kendini sorgulayarak değer yargılarını değiştirir, mücadele eder, kazanır” durumu olsa da aslında sonu biraz süprizli. spoiler vermemek adına, herkes mutlu olacağı yerde kalıyor, diyelim yeter herhalde.

filmin en can alıcı noktası görselliği. insanlar olabildiğince karakterize edilmiş haldeyken manzaralar da bir o kadar gerçekçi. belki de hala böyle yerlerin var olduğuna inandırmaya çalışıyorlardı bizi. ve kıyafetlerden yaşam alanlarına kadar her şey kişilerin karakterlerine uygun. sözgelimi, carl’ın inatçı ve “prensib sahibi” katı varlığı bodur, köşeli ve olup olabilececek en sıkıcı renkli koltukla şekillendirilmiş. kalan renkler sadece çocukların değil büyüklerin de ilgisini çekecek kadar canlı ve masalsı. aslında film her şeyiyle masalsı ve biz de carl gibi bunun gerçek olmasını diliyoruz.

müziği de bir o kadar başarılı. “müzikleri” demiyorum çünkü en can alıcı parçalar tek bir “theme” üzerinden şekillendirilmiş ve oldukça güzel olmuş. insan aklında sürekli tekrarlamadan edemiyor. (soundtrack)

sonuç olarak bucket list havasında, hayattan ve her şeyden bıktığınızda bir kaçış noktası, belki de hayallerinizi gerçekleştirebileceğinize dair bir motivasyon. 

squirrel!

trailer: http://www.youtube.com/watch?v=xxMcViTf7KU&feature=fvsr


bir zamanlar anadolu’da.

fragman: http://www.youtube.com/watch?v=aUB8Fuop92I

filmi gittik gördük. şahsen gerçekten beğendim ve de anladım (ya da anladığımı sanıyorum). filmde nuri bilge ceylan’dan beklenilmeyecek kadar çok diyalog var. hatta kimi yerlerde gereksiz bile kaçıyor. sanki nuri bilge diyalogsuz filmler çekmesinin nedenlerinden birini açıklamış: “çünkü anadolu insanı çok konuşuyor ama boş konuşuyor.” onun dışında diyaloglardan bazılarının, bizim de aslında bir kısmını izlediğimiz bir sahnenin başka kısımlarından bahsediyor olması izlerken çok hoş bir his yaratıyor: sanki biz de o odada oturuyormuşuz da bizim hava almaya çıktığımız bir vakit bir olaylar olmuş, biz o kısmı kaçırmışız, sonradan dinliyormuşuz gibi.

yine bir değişiklik olarak kameranın oldukça hareketli olduğunu görüyoruz. fazla plandan kaçınılmış da olsa kamera dönüyor, bir o tarafa bir bu tarafa kayıyor, panlar, tiltler havada uçuşuyor. tabi bu “normal” filmlere göre fazla değil ama “nbc standartları”na göre bir yenilik olarak öne çıkıyor.

oyunculuğa gelince, yılmaz erdoğan o komiser karakterine “olmuş” arkadaş. insanlara bir şey göstermek istediğinde parmağı yerine elindeki polis telsizini kullanması gibi oldukça “doğal” hareketleri var. bunları kendisi mi yaptı, yapması mı söylendi bilemem tabii. benim asıl dikkatimi çekense “doktor”du. böyle bir film için ve diğer karakterlerle mukayese edilince fazla “romansı” bir karakterdi bence. idealize edilmiş gibi duran bir yapısı vardı. ve bunun aslında bir iyi yanı da var: bu karakter filme kurgusal bir hava katıyor, aksi takdirde film belki de biraz kuru, belgesel tadında olabilirdi. bir renk, bir farklılık yani.

rüzgar sahneleriyle tarkovski'nin “ayna” filminde yakaladığı etkiye benzer bir şeyler yakalamış nuri bilge. diyorum bu adam fazla “esinleniyor” eski ustalardan diye inanmıyorsunuz. koza da bir nevi dali'nin, maya deren'in sürrealist etkisini yakalamamış mıydı? bir ben miyim bu kadar başka işlerle eşleştiren bu adamın filmlerini? neyse efendim malum rüzgar sahnesi: http://www.youtube.com/watch?v=nv9cemamd0k

özetle bir zamanlar anadolu, duygusal yönden bir dram, toplumsal yönden güldüren sahneleriyle bir hiciv, görüntüsel açıdansa karanlık atmosferiyle bir korku/gerilim filmiydi. izleyin izlettirin.

new Avatar serie: Legend of Korra.

70 years after the original story and Korra is the new avatar girl from the Southern Water Tribe. She already mastered water, fire and earth. But since Aang was the last airbender and he died several years ago, she has to find an airbender master who is Aang’s child Tenzen apparently! 

A cartoon legend like the “Avatar: The Last Airbender” and steampunk creations. Can’t wait for it!

my favorite scene from whisper of the heart (mimi wo sumaseba).

anyone who watched the film would remember this song: country roads

my favorite scene from ponyo. i’m not really sure about the order of the images though.