rat-rat-ratatouille

imdb

trailer

hani bazen aklınızı fazla bulandırmayacak, yorgun günün sonunda sizi biraz neşelendirecek bir film ararsınız: ratatouille bunun için yaratılmış sanki. insana hayallerini hatırlatan, “anyone can cook” mottosuyla bu hayallerinizi pekala gerçekleştirebileceğinizi söyleyen bir atıştırmalık. ancak pixar gibi bir aşçının elinden çıktığı için bu kadar leziz olduğunu da unutmamak lazım. (iş yemekli bir filmle ilgili yorum yapmaya gelince böyle laf oyunları kaçınılmaz oluyor tabii, “tadı damağınızda kalacak”, “leziz bir film” vs.. af buyurun sevgili okuyucular.)

film paris’in romantik havasını da ekleyince iyice izlenesi olmuş. biraz da nostalji yapmamızı sağlamış. günümüzde, her sanatın olduğu gibi, yemek sanatının da merkezi paris’ten new york’a kaymış gibi görünüyor. filmdeki, beş yıldızlıyken iki yıldızını kaybedip üç yıldızlı, ortalama bir restoran olarak ayakta durmaya çalışan Gusteau’nun restoranı aslında avrupa yemek kültürünün bir sembolü olarak duruyor filmde. ve insanların tiksindiği için mutfaklarına yaklaştırmadıkları bir fare bu restorana aranan yeni soluğu getiriyor. fransızlar her zaman kibirli ve muhafazakar olarak bilinirler. filmde de bu huylarından kurtulmaları ve yeniliklere, belki de fare olarak nitelendirecek kadar aşağı gördükleri insanlara bir şans vermeleri söyleniyor, diye yorumluyorum ben.

filmin tansiyonu bir çıkıp bir düşüyor. yemekle, fransayla, fareyle falan ilgili bir filmin bu kadar sürükleyici olması ayrı bir başarıdır. remy (ana kahraman) bir fare ve insanlardan daha hızlı ve kıvrak. filmin ona odaklandığı sahneleri de remy gibi hızla ilerliyor ve aksiyon filmlerini aratmıyor.

duygusal sahnelerin yoğunluğuysa iyi ayarlanmış. paris denince romantizm olmadan olmaz ama film bittikten sonra aklınızda kalan tek şey de bu olmuyor. daha çok dayanışma ve iş bölümü mesajları veren bir film bu. dayanışma derken hem ailenin hem de arkadaşların önemini vurguluyor desek fena olmaz. ancak filmin geneline baktığımızda bireye önem veriyor diyebiliriz. kişinin özgür olması, hayallerini gerçekleştimesi ile aile ve arkadaş ilişkileri arasında bir denge kurmaya çalışıyor. ki bu bizim de hayatta yapmaya çalıştığımız bir şey. belki de bu film, bir “çocuk filmi” olmasına rağmen, bu yüzden bize bu kadar yakın ve tatmin edici geliyor.

iyi seyirler, 

mec.

ancak ikisinde de göze çarpan bir değişiklik var. o da orijinal pamuk prenses gayet pasif, evinin hanımı vs. iken, bu pamuk’lar savaşa giriyor, dövüşüyor, gang lideri falan oluyorlar. eh, modern dünyada kadınların iş hayatındaki konumlarına bakarsak, orijinal pamuk tepki alabilirdi kulubesinde prensini beklerken.

iki pamuk prenses versiyonu izleyeceğiz gelecek sene. ikisinin de farklı izleyici kitlelerine sahip olacağı kesin (ki ben bu iki kümenin kesişiminde olacağım).

interview with the vampire.

imdb

bu aralar vampir filmlerine sarmış bulunmaktayım. ne zamandır izlemek istediğim bu filmi de bu vesileyle aradan çıkardım. konu vampir olunca ne çeksen tutacakmış gibi oluyor. ancak bu filmi ortalama üstü bir vampir filmi olarak adledebiliriz.

cast çok güçlü o yüzden oyunculukların kötü olmayacağı kesin. açıkçası kirsten dunst’ın oyunculuğunu sevdim çünkü çok zor bir rol. brad pitt ise açıkçası o kadar etkilemedi baş kahramanımız olmasına rağmen.

bu filmle ilgili yazılacak çok bir şey yok aslında. benim asıl üzerinde durmak istediğim kısım “vampir miti”nin kendisi. vampir hikayeleri ilk olarak aristokrasinin alegorisi olarak yazılıyorlar, baş vampirimiz darcula’nın bir kont olmasından da anlaşıldığı gibi. şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz belki:

kan emicilik: eh bu çok açık bir benzetme zaten. serflerin (toprağa bağlı köle) kanını emen ve bir nevi parazit gibi onların üstünden geçinen aristokrasi.

güneşe çıkamama & beyaz ten: bu ikisi birlikte ele alınmalı çünkü aristokrasi için beyaz ten iki şeyin göstergesi: bir, saf bir ırka mensup oldukları; iki, hayatlarını hiç güneşe çıkmadan idame ettirecek kadar güç ve para sahibi oldukları. güneşe altında çalışmak ve yanık tenli olmak serflere uygun düşecek bir şey onların gözünde. bu yüzden hiç güneşe çıkmamak her işi için bir adamının bulunduğuna delalet.

gece yaşamak: gündüz çalışma zamanıysa, gece eğlence zamanıdır. çalışan kesim güneş doğarken kalkar, batarken yatar. gece boyunca uyanık kalıp gün boyu uyuyabilmek yine aristokrasinin sahip olduğu bir “ayrıcalık”.

sarımsak: “sarımsak kokusu” işçi kokusuyla özdeşleştirilir. vampirlerin hoşlanmamasına şaşmamak gerek.

haç: haç vampiri öldürmeyen ancak kaçıran bir edavat olarak karşımıza çıkıyor. orta çağ döneminde iktidar kilise ile derebeyler arasında bölünüyordu. birbirine karışmayan ancak uzaktan rakip olan iki kurumdular. haç bu mantıkta aristokrat vampirlerimizin karşılaşmak istemedikleri kiliseyi temsil ediyor.

ölümsüzlük & öldürülebilme: aristokrat insanlar tabi ki ölümsüz değillerdi ancak kan yoluyla hanedanlıkları sonsuza kadar devam edebilirdi. vampirler için tam olarak ölümsüz diyemeyiz, çünkü öldürülebiliyorlar ancak elleşmezsen sonsuza kadar da yaşıyorlar. bu noktada bu alegorinin mesajını da öğrenmiş oluyoruz: “aristokrasi ortadan kaldırılabilir ancak hiçbir şey yapmazsan sonsuza kadar onun boyunduruğu altında kalırsın.”

günümüzde aristokrasi yok ancak vampir metaforu devam ediyor. işlevini kaybetmiş bir metafor daha sonra tekrar kullanılmaz. vampir mitinin 80’lerden itibaren tekrar popüler olmasının sebebi başka bir şeyin metaforu olarak kullanılmasıdır. o başka şey tabi ki cinsellik ve seksten başkası değil. özellikle 80’lerde artan aids vakaları, insanları seksten uzaklaştıracak bir araç bulmaya yönlendirdi “yetkilileri”. “baştan çıkaran ölümcül modern vampir” bu noktada karşımıza çıktı. 

filme geri dönecek olursak, brad pitt’le tom cruise arasındaki ilişkinin homoseksüel bir ilişki gibi verilmesi, kanı emilen kadınların bundan cinsel bir haz duymaları, kirsten dunst’ın oynadığı küçük kız ile pitt arasındaki ilişkinin pedofiliye ve enseste yakın olması bu bağlamda incelendiğinde yeterince anlam kazanıyordur sanırım. film bir taraftan bu çekici vampirlere sempati duymamızı sağlarken öbür taraftan onların canavardan farkı olmadığını gözümüze gözümüze sokuyor. cinsellik, özellikle homoseksüel cinsellik, bir öcü olarak karşımıza çıkıyor.

trailer‘ını vererek bu yazıyı tamamlayalım. vampir filmleri, kitaplarını çok seven biri olarak kesinlikle vampirleri kötülemeye çalışmadım bu yazıda. ancak bu karakterin aslında ne anlattığını bilmek izleyici/okuyucu olan bizlere de yeni bir bilmece sunuyor. alt metindeki parçaları birleştirerek asıl mesajı bulmaya çalışmak her sinefilin sevdiği bir oyundur diye düşünüyorum.

Winner of Palme d’Or for Best Short Film in 1996. “Wind” quickly became one of the true classics of European short film heritage. Even if it gets back to the roots of Hungarian cinematographic style of the 70’s, it manages to renew, revise it in its own way. The film is based on a photograph by Lucien Hervé.



During a film course lead by Yvette Biro at the Hungarian Academy of Drama and film in 1995, the director students were shown a black-and-white photo taken by Lucien Herve in 1952, and they were given the task of writing a short film based on it. Three women are standing at the outskirts of a village, looking out of the picture in the same direction. This six-minute one-shot film shows what the Herve photo does not.

“the best fantasy is written in the language of dreams. it is alive as dreams are alive, more real than real … for a moment at least … that long magic moment before we wake.

fantasy is silver and scarlet, indigo and azure, obsidian veined with gold and lapis lazuli. reality is plywood and plastic, done up in mud brown and olive drab. fantasy tastes of habaneros and honey, cinnamon and cloves, rare red meat and wines as sweet as summer. reality is beans and tofu, and ashes at the end. reality is the strip malls of burbank, the smokestacks of cleveland, a parking garage in newark. fantasy is the towers of minas tirith, the ancient stones of gormenghast, the halls of camelot. fantasy flies on the wings of icarus, reality on southwest airlines. why do our dreams become so much smaller when they finally come true?

we read fantasy to find the colors again, i think. to taste strong spices and hear the songs the sirens sang. there is something old and true in fantasy that speaks to something deep within us, to the child who dreamt that one day he would hunt the forests of the night, and feast beneath the hollow hills, and find a love to last forever somewhere south of oz and north of shangri-la.

they can keep their heaven. when i die, i’d sooner go to middle earth.” - George R. R. Martin

filmtavsiyeleri asked: cok renkli ve cok güzel ilham aldım resmen, ellerine sağlık! yalnız tek birşey var sol frame deki ve, entry altlarındaki taglar çok silik olduğundan next'i de ask'ı da bulmak zor oldu benim için. bilgine...

çok teşekkür ederim aslında tekrar bir şeyler yazma dürtüsü senin bloguna baktıktan sonra geldi, benim de bir teşekkür borcum var yani :) bu temayı okumayı kolaylaştırdığı için seviyorum sanırım bir süre daha kullanırım ama tavsiyelere açığım bu konuda.

exotica.

filmin başında polis soruyor “söyle bana ne görüyorsun?”. tekrarlar, tekrarlar, karakterler tekrar ediyor, sahneler tekrar ediyor, olaylar tekrar ediyor. “ee nereye gidecek bu tekrarlar, ne anlamı var?” diyorsunuz. egoyan da diyor ki “bir anlamı yok.”

—- spoiler —-
film bir sahne döngüsü yaşıyor sürekli. exotica’dayız önce, bale sahnesiyle paralel gidiyoruz. sonra küçük bir kız evine bırakılıyor ve arama ekibini görüyoruz. bu döngüyle gidiyoruz gidiyoruz, bir hortumun içine çekilir gibi dibe yalaştıkça daha hızlı dönmeye başlıyor sahneler. aslında aynı zamanda bir striptiz gibi, hızlanıyor. 

bu döngünün içinde baleyle striptizi yan yana koyuyoruz. ikisinde de cinsel ihtiyaçlar başrolde ve bu bize gösteriyor ki bu ikisinin de çok bir farkı yok.

olmayan bir çocuğa bakıcılık yapmaya giden bir kız, ölen bir kızın öldürüldüğü sırada giydiği okul formasını kendine kostüm edinmiş bir “eski” bakıcı, gizliden gizliye dansçılarını seyreden bir striptiz kulübü sahibi… ve bu kadınların peşindeki adamlar, sıra dışının, egzotiğin peşindeki adamlar. kimisi annesinden nefret ettiği işini devralmış. kimisi babasının silahının üzerinden varlığını devam ettiriyor. tüm karakterler bir tekrarın içinde ileri atmaya çalıştıkları her adımda tökezliyorlar. yeni doğacak bir çocuk bile zinciri kıran bir parça değil bu zincire eklenecek bir sonraki jenerasyonun habercisi.

bu insanlar için geçmiş bir obsesyon artık, kurtulabilecekler mi? bizi geçmişte bırakıyor film biterken. christina kapıyı kapatıyor ve biz de o geçmişin acı hatıraları içinde tanık olabildiklerimizle yetinmeye bırakılıyoruz. bunun ne kadar kötü bir duygu olduğunu bize yaşatıyor ki, bunu kendi hayatlarımıza yapmayalım artık.

—- spoiler —-

atom egoyan bir author. her filminde benzer bir konu işliyor. geçmişle derdi var. türkiye’de ise bir filminde ermeni bir kadına tecavüz eden bir türk subay portresi çizdiği için türk düşmanı ilan edilmiş. bir author’ü anlamak için onun tüm filmografisini gözden geçirmek gerek. exotica iyi bir başlangıç olabilir “türk düşmanı atom egoyan düşmanları” için: “geçmişteki bir olayın nasıl, neden yapıldığına takılıp bunu bir obsesyon haline getirirsek gelecekte sahip olacağımız tek şey çarpık ilişkiler ve tökezleyip duran, tekrar eden ama ilerleyemeyen bir hayat olacak.”

filmin müzikleri de filmin kendisi kadar laf ediyor: http://www.youtube.com/watch?v=rBQYWCw8n_k

imdb

iyi seyirler,

mec.

bear seasons

tales from earthsea

ben bu filmi ilk izlediğimde gayet beğenmiştim. tabi “ghibli’yse güzeldir” önyargımın etkisi vardır bu ilk izlenimde. ancak kitap serisini okuduktan ve film gramerini az buçuk anladıktan sonra filmi tekrar izlediğimde işlenişi çiğ, hikayeyi çarpıtılmış buldum.

kendi sentezini ortaya çıkarmaya çalışmış goro miyazaki, sanki yerdeniz evreninin “paralel evreni”ni çizmiş. olayların ya da karakterlerin kitaptakilerle alakası yok. bu, kitabı çok sevmiş biri olarak beni çok rahatsız etse de bunun bir uyarlama değil de esinlenme olduğu düşüncesiyle kendimizi pekala avutabiliriz. lakin goro’nun hikayesi kopuk ve yüzeysel işleniyor filmde. kimin ne olduğunu anlamadan hikaye sonuçlanıyor. bu goro’nun acemiliğinin bir göstergesidir bence. çünkü hayao miyazaki’nin filmleri hep kalabalık bir kadroya sahip olmalarına rağmen her karakterin hakkını veriyor. (ki bence sprited away bunun en iyi örneğidir: “mutfak camına çıkıp sigara içen kurbağa-aşçı” gibi bir detay var filmde daha ne olsun.)

görsellikle ilgili sorunsa bambaşka. konunun kopukluğu, sahnelerin sürekli dissolve‘la birbirine bağlanmasından anlaşılıyor. bu kadar çok dissolve geçiş filme amatör bir hava katıyor. 

bir de hatırladığım kadarıyla tehanu’nun yanıkları sadece yüzünde değildi. bir eli de oldukça deforme olmuştu. ama herhalde “çocuk izleyecek bunu çocuk” anlayışıyla korkunç görünebilcek bu detayı koymamışlar.

bunun dışında filmin bir de iyi tarafı vardı benim için: kitabı okurken ejderhalar ile insanlar arasındaki bağ çok açıklanmadan anlatılıyordu. film özellikle bu konuya bir açıklık getirmiş:

—- spoiler —-

kitapta insanlarla ejdarhaların bir zamanlar aynı soy oldukları söyleniyordu ama tehanu gibilerin “kavmi” tam olarak ne menem bir şeymiş anlaşılmıyordu.

—- spoiler —-

teru no uta adlı şarkı ise gerçekten başarılı olmuş. yine de filmden sonra tekrar tekrar dinlemem şahsen.

sonuç olarak izlenmesi tavsiye edilebilir. iyi bir film. sıkı bir ghibli hayranı değilseniz gayet sevebilirsiniz de. ancak bir miyazaki filmini bitirdikten sonra damakta kalan o tadı bu filmde bulamayacaksınız, baştan duyrulur.